- Turgay ALTAY
- 26 Şub
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Mar
HUKUKA AYKIRI ELDE EDİLMİŞ DELİL
1. GİRİŞ
Hukuka aykırı şekilde elde edilen delil, hukuk normlarına ve adil yargılama ilkelerine uygun olmayan yöntemlerle toplanan kanıtları ifade eder. Bu bağlamda yalnızca ulusal hukuk düzenlemeleri değil, aynı zamanda uluslararası hukuk kuralları da göz önünde bulundurulmalıdır. Ceza muhakemesi hukukunda maddi gerçeğe ulaşmak esas hedef olup, bu süreç hukuka uygun olarak elde edilen delillerle yürütülmelidir. Anayasa'nın 38/6. maddesi, hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin mahkemelerde delil olarak kullanılamayacağını öngörmektedir. Aynı şekilde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 217/2. maddesi de isnat edilen suçların ancak hukuka uygun delillerle ispatlanabileceğini belirtir. Bu nedenle, hukuka aykırı yollarla elde edilen deliller yargı sürecinde dikkate alınmamakta ve dosya kapsamından çıkarılmaktadır.
2. HUKUKA AYKIRI DELİL ELDE ETME VE HUKUKA AYKIRI DELİLLERİ DEĞERLENDİRME YASAĞI
Hukuka aykırı yollarla elde edilen deliller, açık bir şekilde adil yargılama ilkelerine ters düşmektedir. Hukuk düzenlemelerinin açıkça yasaklamadığı ancak usule aykırı olarak toplanan deliller de hukuka aykırı kabul edilmektedir.
Anayasa’nın 38/6. maddesi, hukuka aykırı yollarla elde edilen bulguların delil olarak kullanılamayacağını hükme bağlamaktadır. Aynı şekilde, CMK’nın 217/2. maddesi de yalnızca hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerin hükme esas alınabileceğini belirtmektedir. Bu hükümler, yalnızca hâkimleri değil, aynı zamanda savcılık makamını ve kolluk kuvvetlerini de bağlayıcı niteliktedir. Savcılar ve kolluk güçleri, delil toplama süreçlerinde hukuka uygun hareket etmekle yükümlüdür. Ceza muhakemesi süreçlerinde delillerin büyük bir kısmı soruşturma aşamasında elde edildiğinden, kolluk kuvvetleri delil toplarken yasal prosedürleri titizlikle uygulamak zorundadır.
Örneğin, CMK’nın 116 ve devamı maddeleri arama prosedürlerini açıkça düzenlemektedir. Kolluk kuvvetleri, bu düzenlemelere uygun hareket etmediğinde, elde edilen bulgular hukuka aykırı sayılmakta ve delil olarak kabul edilmemektedir. Arama kararlarının hâkim onayına tabi olması, keyfi delil toplamanın önüne geçilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Yargıtay içtihatlarında da bu hususa sıkça vurgu yapılmış olup, hukuka aykırı arama neticesinde elde edilen delillerin, sanık aleyhine kullanılamayacağı belirtilmektedir.
Bunun yanı sıra, telefon dinleme, gizli ses kaydı ve kişisel verilerin izinsiz olarak elde edilmesi gibi hususlar da hukuka aykırı delil kapsamına girmektedir. CMK’nın 135. maddesi, iletişimin tespiti ve dinlenmesini belirli koşullara bağlamıştır. Mahkeme kararı olmaksızın yapılan dinlemeler veya teknik takipler sonucu elde edilen bilgiler, hukuka aykırı delil niteliği taşımaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, hukuka aykırı bir şekilde kaydedilen telefon görüşmeleri veya gizli çekimler mahkeme tarafından delil olarak kabul edilmemektedir.
Ayrıca, sanık veya şüpheli üzerinde zor kullanılarak, tehdit, baskı veya işkence yoluyla elde edilen beyanlar da hukuka aykırıdır. CMK’nın 148. maddesi, ifade alma ve sorgu süreçlerinde şüpheli veya sanığın baskı altında bırakılmaması gerektiğini düzenlemiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de bu konuda katı bir tutum sergilemekte olup, işkence ve kötü muamele sonucu elde edilen delillerin insan hakları ihlali teşkil ettiğini vurgulamaktadır. AİHM’in Jalloh v. Almanya kararında, sanığın vücuduna zorla madde verilerek elde edilen delillerin insan hakları ihlali olduğu belirtilmiş ve bu tür uygulamaların yasaklanması gerektiği ifade edilmiştir.
Son olarak, özel hayatın gizliliğinin ihlali yoluyla elde edilen deliller de hukuka aykırı kabul edilmektedir. Anayasa’nın 20. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi, bireylerin özel hayatlarının korunmasını güvence altına almaktadır. Hukuka aykırı şekilde yapılan görüntüleme, dinleme veya kişisel verilerin izinsiz ele geçirilmesi sonucu elde edilen deliller, mahkemelerde delil olarak değerlendirilemez.
Ceza muhakemesini yürüten makamlar, toplanan delillerin hukukiliğini değerlendirmekle yükümlüdür. Bir bulgunun delil olarak değerlendirilebilmesi için olayla doğrudan ilgili olması, maddi gerçekliğe uygun olması ve hukuka uygun şekilde elde edilmesi gerekmektedir. Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde yetkililer, delillerin hukuka uygun olup olmadığını denetlemekle yükümlüdür. Şayet bir delil hukuka aykırı bir şekilde elde edilmişse, bu delilin hükme esas alınması mümkün değildir. Bu duruma “hukuka aykırı delilleri değerlendirme yasağı” denir. Bu yasağın temelinde iki önemli amaç bulunmaktadır: İlk olarak, bireylerin hukuki güvenliğini sağlamak ve insan haklarını korumak; ikinci olarak, kolluk kuvvetlerini hukuka uygun hareket etmeye teşvik etmektir. Eğer hukuka aykırı deliller mahkemeler tarafından dikkate alınırsa, bireylerin hukuki güvenliğinden bahsetmek mümkün olmaz ve bu durum hukuk devleti ilkesine aykırı bir sonuç doğurur. Kolluk kuvvetlerinin hukuka uygun delil toplama yükümlülüğü, delil elde edilme sürecinde keyfiliği önlemeye yöneliktir. Eğer hukuka aykırı yollarla toplanan deliller mahkemeler tarafından dikkate alınırsa, kolluk kuvvetleri üzerinde bir denetim mekanizması kurulamaz. Bu nedenle, hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin değerlendirilmemesi, hukuk devletinin temel prensiplerinden biridir.
Yasalar, hukuka aykırı delillerin mahkemede değerlendirilmesini açıkça yasaklamaktadır. Örneğin, CMK’nın 148. maddesinde sanık ifadesinin hangi koşullarda alınması gerektiği düzenlenmiştir. Eğer sanık işkence, tehdit veya baskı altında ifade verdiyse, bu ifade hukuka aykırı kabul edilir ve delil olarak kullanılamaz.
4. ZEHİRLİ AĞACIN MEYVESİ İLKESİ
Hukuka aykırı delillerin etkisiyle ilgili olarak Anglo-Amerikan hukuk sisteminde geliştirilen “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” ilkesi, hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin doğrudan veya dolaylı olarak yargılamada kullanılamayacağını ifade eder. Bu ilke, ABD Yüksek Mahkemesi’nin 1939 tarihli Nardone v. United States kararında hâkim Frankfurter tarafından ortaya konmuştur.
Kara Avrupası hukuk sistemlerinde de hukuka aykırı delillerin etkisi konusunda çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Türk hukukunda ise bu ilke, hukuka aykırı delillerin doğrudan veya dolaylı etkisini değerlendirirken tartışmalı bir konudur. Hukuk doktrininde bazı görüşler, bu ilkenin istisnasız uygulanması gerektiğini savunurken, bazıları ise her somut olayın ayrı değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarında da hukuka aykırı delillerin kullanımı konusunda sıkı bir denetim mekanizması öngörülmektedir. Örneğin, Jalloh v. Almanya davasında AİHM, sanığın vücut bütünlüğüne aykırı şekilde zorla delil elde edilmesini insan hakları ihlali olarak değerlendirmiş ve bu delilin yargılamada kullanılmasını hukuka aykırı bulmuştur. Bu tür kararlar, Türk hukuk sisteminde de emsal teşkil edebilir.
5. SONUÇ
Ceza muhakemesinde maddi gerçeğe ulaşmak için hukuka uygun yollarla elde edilmiş delillerin kullanılması zorunludur. Anayasa’nın 38/6. maddesi ve CMK’nın 217/2. ve 206. maddeleri, hukuka aykırı delillerin mahkemelerde delil olarak kullanılmasını açıkça yasaklamaktadır.
Bu hükümler doğrultusunda, hukuka aykırı deliller ne sanık aleyhine ne de lehine kullanılamaz. Ayrıca, yargılamada hukuka aykırı yollarla elde edilen bulguların hükme esas alınamayacağı yönünde mutlak bir değerlendirme yasağı söz konusudur. Bu yasak, adil yargılanma hakkının korunması, bireylerin hukuk güvenliğinin sağlanması ve kolluk kuvvetlerinin keyfi uygulamalarının önüne geçilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Sonuç olarak, hukuka aykırı elde edilen delillerin değerlendirme dışı bırakılması, hem birey haklarını koruyan hem de hukuk devletini güçlendiren bir prensiptir.
KAYNAKÇA:
T.C. Anayasası
5271 s. Ceza Muhakemesi Kanunu




Yorumlar